1 Mart 2026 Pazar

Gözlerin

Düşlerin parlayıp söndüğü yerde
Buluşmak seninle bir akşam üstü
Umarsız şarkılar, dudağımda bir yarım ezgi
Sığınmak gözlerine, sığınmak bir akşamüstü
Gözlerin bir çığlık, bir yaralı haykırış
Gözlerin bu gece çok uzaktan geçen bir gemi

Bir orman bir gece kar altındayken
Çocuksu,uçarı koşmak seninle
Elini avcumda bulup yitirmek
Sığınmak ellerine bir gece vakti
Ellerin bir martı, telaşlı ve ürkek
Ellerin fırtınada çırpınan bir beyaz yelken

Bir kenti böylece bırakıp gitmek
İçinde bin kaygı, binbir soruyla
Bitmeyen bir şarkı, dudağında bir yarım ezgi
Sığınmak şarkılara sığınmak bir ömür boyu

Gözlerin bir çığlık,bir yaralı haykırış
Gözlerin bu gece çok uzaktan geçen bir gemi
Ellerin bir martı, telaşlı ve ürkek
Ellerin fırtınada çırpınan bir beyaz yelken

Zülfü Livaneli



"Leyla'nın Evi"

"(...) Boğaziçi'nin serin rüzgârlarını içine çekti, vapurun yardığı sulardaki beyaz köpüklere daldı, denize değer gibi uçan yelkovan kuşlarından gözünü alamadı, kaleleri, hisarları, sarayları, kiliseleri ve camileri seyretti. Boğaziçi korularının nefis görüntüsü içini bir hoş yaptı. Çocuk gibi olmuştu, heyecanlıydı, yüreği yüreğine sığmıyordu.

Boğazın pırıltılı sularını bir baştan öbür başa yıldırım gibi geçen kuşları ne kadar özlemiş olduğunu fark etti. Anneannesi çocukluğunda ona bu kuşların, Boğaz'da yaşayıp ölmüş kişilerin ruhları olduğunu anlatmıştı. Buradan ayrılmak istemedikleri için uçup duruyorlardı. Leyla da ömrü boyunca bu kuşları seyretmiş ve her birini ailesinin ölmüş mensuplarından biri olarak düşünmüştü. Küçük sürüler olarak uçanlar arasında dedesi, anneannesi, annesi, dayısı vardı. Tek başına uçan garip kuşlar ise ona, yirmili yaşlarındaki talihsiz İngiliz delikanlısını hatırlatıyordu. Kuşlar bitmek tükenmek bilmeyen bir enerjiyle evlerine dönmeye çalışıyor, bu yüzden Karadeniz'den Marmara'ya kadar Boğaz'ı yıldırım hızıyla turlayıp duruyorlardı.

Vapur, Bosnalı Abdullah Avni Paşa'nın yalısının önünden geçerken gözyaşlarına engel olamadı. Dedesinin evi, lacivert sulara vuran aksiyle bir gelin gibi önünde duruyordu. Gemilerin yarattığı dalgalar yalı rıhtımında beyaz köpükler yaratarak kırılıyor, bir martı yalının tam önünde suya dalıp dalıp çıkıyordu. Evde pek bir değişiklik yok gibiydi. Sanki biraz gayret etse pencereye gölgesi vuran Paşa Dedesini ve rıhtımda çay içen anneannesini görebilecekti. (...)"

Zülfü Livaneli, Leyla'nın Evi, Remzi Kitabevi, S.112



Daha Senden Gayrı Âşık mı Yoktur

Daha senden gayrı âşık mı yoktur
Nedir bu telaşın vay deli gönül
Hele düşün devr-i adem’den beri
Neler gelmiş geçmiş, say deli gönül

Şu fâni dünyada umudunu üz
İnanmazsan var kitaba yüz be yüz
Evin mezaristan, malın bir top bez
Daha doymadınsa doy deli gönül

Günde bir yol duman çöker serime
Elim ermez gidem kisbü kârıma
Kendi bildiğine doğrudur deme
Var iki kâmile sor deli gönül

Gördüm iki kişi mezar eşiyor
Gam gasavet gelmiş, boydan aşıyor
Çok yaşayan yüze kadar yaşıyor
Gel de bu dünyayı yor deli gönül

Mevla’m kanat vermiş uçamıyorsun
Bu nefsin elinden kaçamıyorsun
Ruhsatî dünyadan geçemiyorsun
Topraklar başına vay deli gönül

Aşık Ruhsatî


Gönül Gel Seninle Muhabbet Edelim

Gönül gel seninle muhabbet edelim
Araya kimseyi alma sevdiğim
Ya benim kimim var kime yalvarayım
Kaldır kalbindeki karayı gönül 
 
Dünya için gül benzini soldurma
Halden bilmeyene halin bildirme
Tabip olmayana yaran sardırma
Azdırırsın bir gün yarayı gönül
 
Solmazsa dünyada güzeller solmaz
Bu dünya fanidir kimseye kalmaz
Yalan dolan ile sofuluk olmaz
Mümin olan bekler berayı gönül 
 
Derviş Ali'm öğüt verir özüne
Gönül lütfeyledi  geldi sözüne
Azrail konarsa göğsün düzüne
O zaman beklemez sırayı gönül

Derviş Ali (Sivas, Şarkışla, Emlek Yöresi, 19.yy Halk Ozanı)



27 Şubat 2026 Cuma

Bir Aşk Çeksem

Her seferinde,
yanlış yıkanıp
enden ve boydan çekip
geçmiş gömleğini giyenlere söylüyorum:
"Aklı dağılanın kalbi genişler mi?"

Her seferinde,
sürekli uzaklara bakıp yakını görmeyi unutanlara söylüyorum: 
"Geçmişi dağılanın 
şiiri de dağılır mı?"

Her seferinde
en haklı yerlerinden,
en haklı cümlelerinden 
yenilenlere söylüyorum: 
"Kalbi dağılanın kapısı üşür mü?"

Her seferinde
aşk çekerek yola çıkıp
âh çekenlere söylüyorum: 
"Her aşktan çırak çıkanın âhı
şiire dahil mi?"

Sezai Sarıoğlu

Fotoğraf: Geneviève Cygan


Karşılığını Bulamamış Sorular İçin

serin rüzgârlar taşır
bir dostumun yüzünü yakan mevsim
incelmiş bir hayatın kederiyle
sessizce durur anıların yamacında
renginden su alan resim

odalara sığmazdık odalar dar
içinde gizli bir ses ölürken
dönenip durdu heves
dağlar dağlar

saatleri biz sustururduk
korkusuyla kendi sesimizin
yokederdik kardeşliğini
gündüzle gecenin

karardı baktıkça gözler
balkon derinliğindeki dağlara
heves yollara düştü
tedirginlik korkulara

yüzün gecikmiş bir mektupta
anlaşılır dürüst ve ıslak
yitirilmiş bir anıyla çıkageldi
güneyin ılık sokaklarından

-her ses bir renge yakışır
su kendi bildiğince akar
hiçbir şeye benzemez içimizdeki uçurum
ne kadar acemi harcı olsa da
ölümle karşılanmalı bazı sorular.

Haydar Ergülen, 1979


Belli Değil

Bir vakte erdi ki bizim günümüz
Yiğit belli değil mert belli değil
Herkes yarasına derman arıyor
Deva belli değil dert belli değil

Fark eyledik ahir vaktin yettiğin
Merhamet çekilip göğe gittiğin
Gücü yeten soyar gücü yettiğin
Papak belli değil Kürt belli değil

Adalet kalmadı hep zulüm doldu
Geçti şu baharın gülleri soldu
Dünyanın gidişi acayip oldu
Koyun belli değil kurt belli değil

Başım ayık değil kederden yastan
Ah ettikçe duman çıkıyor festen
Haraba yüz tuttu bezm-i gülistan
Yayla belli değil yurt belli değil

Çarh bozulmuş dünya ıslah olmuyor
Ehli fukaranın yüzü gülmüyor
Ruhsatî de dediğini bilmiyor
Yazı belli değil hat belli değil

Aşık Ruhsatî


Ruhsati, asıl adı Mustafa olan köy şairi. Sivas'ın Deliktaş bucağında 1835 yılında doğmuş[1] ve ömrünün hemen hemen tamamını burada geçirmiştir. Babasının adı Mehmet'tir. Eflatun Cem Güney, annesinin adının Safiye olduğunu savunur.

Ruhsati, 12 yaşında öksüz ve yetim kalmış, bu nedenle kuvvetli bir tahsil görememiştir. Şiirlerindeki ifadelerinde dört kez evlendiğini ve bu evliliklerinden 23 çocuğu olduğu anlaşılıyor. Ruhsati, uzun müddet Deliktaş ağalarından Ali Ağa'nın yanında azap durmuştur. Bazen değirmendeki su işlerinde, bazen rençberlik, çobanlık işlerinde çalışmıştır. Zaman zaman gurbete çıkan Ruhsati, ömrünün sonlarında köyünde imamlık yapmıştır. Bazı deyişleri nedeniyle tutuklanmıştır.

Ruhsati, badeli bir aşıktır. Şiirlerinde Ruhsat Baba, Aşık Ruhsat, Ruhsat ve çogunlukla Ruhsati mahlaslarını kullanmıştır. Ruhsati, saz çalamayan bir aşıktır. Ömrü boyunca birçok aşıkla karşılaşmış ve atışmıştır.

Ruhsati, şiirlerinin çoğunu hece vezni ile yazmıştır. ÖmerDertliErzurumlu EmrahSeyrani gibi aşıklara uyarak Aruz vezni ile yazdığı da olmuştur. Aruz vezni ile yazdığı şiirlerinde olaylara ve mistik düşüncelere yer vermiştir. Ancak Ruhsati asıl başarısını hece vezni ile göstermiştir. Şiirlerinde genellikle yarım kafiyeyi kullanmıştır.

Ruhsati'nin dili sadedir ve şiirlerinde zorlama yoktur. Hece, durak, kafiye ve rediflerde titiz davranmış, anlam bütünlüğüne dikkat ederek daha akıcı ve güçlü şiirler söylemiştir. Şiirinde aynı kelimeleri kullanmamaya özen göstermiş tekrara düşmemiştir. Sadece ifadeye kuvvet vermek isterken bu yolu kullanmıştır. Şiirlerinde tasvire oldukça fazla yer verir. Köy şairi olduğu için ağız özelliklerine oldukça bağlı kalmış fazlaca mahalli kelime kullanmıştır.

Şiirinin başlıca konuları; halkın duyguları, inançları, düşünceleri, dertleri, istekleri gibi toplumsal ve ferdi konulardır. Şiirleri genellikle köy hayatının özelliklerini yansıtmışlardır. Duygu ve düşünce alemi köydeki intibalarıyla doludur. Aşkı beşeri ve ilahi olmak üzere ikiye ayrılır. İki aşkı da konu alan şiirler yazmıştır. Taşlama ve tenkide dayalı şiirleri oldukça fazladır. Şiirlerinde tabiat da önemli bir yer tutar. Din ve ahlak konusunda da bir şeyler söylemeyi unutmamıştır.

Ruhsati'nin mezarı doğduğu yer olan Deliktaş'tadır. Yanında da kendisinde önce vefat eden oğlu Aşık Minhaci yatmaktadır.

Kaynak: Vikipedi

Yanık Şiir

Federico Garcia Lorca'ya

Issız bir evde, 
Korkudan ağlayabilseydim; 
Gözlerimi çıkarabilsem de, 
Yiyebilseydim; 
Senin sesin için yapardım 
Bunları, 
Yaşlı portakal ağacı sesin; 
Senin şiirin için yapardım 
Bunları, 
Çığlık çığlığa fışkıran şiirin. 
Baksana, 
Maviye boyuyorlar hastaneleri, 
Senin için; 
Kıyıdaki kenar mahalleleri 
Ve okullar, 
Senin için büyüyorlar; 
Tüy salıyorlar, 
Yaralı melekler; 
Pullar örtünüyor, 
Düğün balıkları; 
Deniz kestaneleri, 
Göğe uçuyorlar; 
Siyah tülleriyle terzi dükkanları: 
Kanla doluyorlar, kaşıklarla, 
Senin için; 
Ve, 
Yutuyorlar, 
Yırtılmış kurdeleleri; 
Öz canlarına kıyıyorlar, 
Öpüşe öpüşe; 
Ve ak sadeler giyiniyorlar. 
Bir şeftali ağacı 
Giyinip de, 
Kuş gibi seğirtirken sen; 
Kasırga gibi fırıl fırıl, 
Bir pirinç gülüşüyle gülerken; 
Türküler çağırdığında; 
Allak bullak ederken, 
Atardamarlarını, 
Dişlerini, gırtlağını, 
Parmaklarını; 
Vay ne şirindin, 
Kahrolurdum ben 
Kahrolurdum ben 
Kızıl göller için: 
Güz ortasında bir şahbaz at 
Ve kana belenmiş bir tanrıyla, 
Beraber yaşadığın. 
Kahrolurdum ben, 
Mezarlıklar için: 
Gece, sesi kısılmış 
Çanlar arasından, 
Suyla, mezarlarla küllenmiş 
Nehirler gibi geçen; 
Nehirler: 
Hasta asker koğuşları sanki, 
Tıklım tıklım dolu; 
Ve matem yağlı ölüme, 
Çürük taçlı mermer şifreli ölüme, 
Nehir nehir gelen ölüme doğru; 
Birdenbire taşıveren nehirler. 
Gece, ayakta, ağlaya ağlaya, 
Boğulmuş çarmıhların geçişini 
Seyrederken sen; 
Kahrolurdum seni görmek için: 
Bak, 
Ölüm nehrinin önünde ağlıyorsun 
Perperişan; 
Garip kalmış köşelerde başın, 
Durmaz ha, durmaz gözlerin 
Ağlar yaşın yaşın. 
Gece ve çıldırasıya yalnız, 
Külleri ısıra ısıra; 
Dumanı, gölgeyi, unutmayı: 
Siyah bir huniyle yığabilseydim, 
Trenlerin, gemilerin üstüne; 
Filizlendiğin ağaç için, 
Yapardım bunları, 
Topladığın, 
Yaldızlı su yuvaları için; 
Sarmaşık için, 
Yapardım bunları; 
Gecenin sırrını sana ileterek, 
Kemiklerini saran 
Sarmaşık için. 
Islak soğan kokusu gelen 
Şehirlerden, 
Seni bekliyorlar; 
Boğuk bir sesle, 
Şarkı söyleyerek 
Geçesin diye. 
Yeşil kırlangıçlar, 
Saçlarının arasına yapıyorlar, 
Yuvalarını; 
Dilsiz sperma sandalları, 
Peşin sıra geliyorlar; 
Sümüklü böcekler, haftalar, 
Yelkenleri düşürülmüş serenler, 
Kirazlar da, 
Dönüveriyorlar ossaat: 
Gözükünce solgun başın, 
On beş gözlü başın, 
Al kan içindeki ağzın. 
Şehrin otellerini, 
İsle doldurabilseydim; 
Hıçkıra hıçkıra, 
Yok edebilseydim 
Çalar saatları; 
Ezik dudaklarıyla yaz ayı, 
Evine nasıl gelecek, 
Göreyim diye 
Yapardım bunları; 
Yığın yığın insanların, 
Melil mahzun tantanalarıyla 
Ülkelerin, 
İşlemez sabanların, 
Gelincik çiçeklerinin; 
Mezar kazıcıların, süvarilerin, 
Kanlı haritaların, gezegenlerin, 
Evine nasıl geldiklerini 
Göreyim diye; 
Yapardım bunları. 
Küllerle örtülü dalgıçların, 
Uzun bıçaklarla delik deşik olmuş 
Meryem Ana tasvirlerini 
Sürüte sürüte gelen maskelerin; 
Damarların, köklerin, hastanelerin, 
Karıncaların, su gözelerinin, 
Evine nasıl geldiklerini 
Göreyim diye; 
Yapardım bunları. 
İçine kapanmış atlının 
Örümcekler arasında öldüğü 
Bir yatakla, 
Gecenin; 
Kinden, dikenlerden bir gülün, 
Sarıya çalan bir geminin, 
Rüzgarlı bir günle, bir bebeğin; 
Evine nasıl geldiklerini 
Göreyim diye: 
Yapardım bunları. 
Ben, Oliverio, Norah, 
Vicente Aleixandre, Delia, 
Maruca, Malva, Marina, 
Maria Luisa, Larco, La Rubia, 
Rafael Ugarte, Cotapos, 
Rafael Alberti, Carlos, 
Manolo Altolaguirre, Bebé, 
Molinari, Rosales, Concha Méndez, 
Ve daha da unuttuklarım; 
Evine nasıl gelecektik, 
Göreyim diye 
Yapardım bunları. 
Gel de taçlar takayım, 
Gel, sağlık esenlik delikanlısı, 
Gel, kelebek kıravatlı civan; 
Sen ey, 
Sonsuz hür siyah bir şimşek gibi: 
Pırıl pırıl insan; 
Madem, geç vakitlere dek, 
Kalınamıyor daha kayalıklarda; 
Bari aramızda konuşalım, 
Gel, 
Şöylece bir, olduğumuz gibi; 
Çiğ için olmadıktan sonra, 
Şiirlerde n'olacak yani? 
Bir ağu hançerin, 
İçimize işlediği bu gece için 
Olmadıktan sonra; 
Şiirlerde n'olacak yani? 
Bu tan kızıllığı için, 
Olmadıktan sonra; 
İnsanın vurulmuş yüreğinin, 
Ölüme hazırlandığı, 
Şu viran köşe için olmadıktan sonra 
Şiirlerde n'olacak yani? 
En çok gece, geceleyin: 
Kıyamet gibi yıldızlardır, 
Dolmuşlar hepten ırmağa; 
Bir kurdele gibiler, 
Fakir fukara dolu evlerin 
Pencerelerindeki.. 

Bir ölen var, 
Onların evlerinde; 
Bürolarda, hastanelerde belki, 
Belki asansör ve madenlerde, 
İşlerinden oldular. 
Onulur şey değil yaraları, 
Yaratıklar, 
Acı çekiyorlar. 
Her yanda dert yanış, 
Her yanda, 
Vay şuymuş vay bu; 
Pencereler, 
Göz yaşıyla dolu, 
Aşınmış eşikler, 
Göz yaşından; 
Yüklükler ıslak, 
Bir dalga gibi 
Halıları dişlemeye gelen 
Göz yaşından, 
Oysa ki yıldızlardır akar 
Uçsuz bucaksız bir nehirde. 
Federico, 
Dünyayı görüyorsun. 
Yolları görüyorsun, 
Sirkeyi görüyorsun; 
Birkaç ayrılıştan, 
Taşlardan, raylardan gayrı, 
Kimseciklerin kalmadığı, 
Köşeden: 
Duman ha deyince, 
Zalim tekerleklerine; 
Hoşça kalları görüyorsun, 
İstasyonlardaki.. 

Her yanda, sorunlar koyuyorlar, 
Çeşit çeşit insan var: 
Kanlı bıçaklı kör var, 
Öfkelisi, ümitsizi var, 
Yoksul var, tırnak ağaçları var; 
Şunun bunun sırtından, 
Geçinmek sevdasıyla; 
Harami var. 

Hayat  böyle, Federico, 
Ey babayiğit, 
Ey kara sevdalı adam. 
Sana, 
Dostluğumun sunabileceği şey 
İşte bunlar.. 
Sen de epeyce şey biliyorsun 
Şimdiden. 
Yavaş yavaş, daha da, 
Öğreneceklerin var. 

Pablo Neruda
Çeviren : Enver Gökçe


Rüya (Holm)

Gözlerimi kapatsaydım
Rüyalar beni uzağa götürürdü
Az olanla yükselirdik...
Acıları unuturduk...
Eğer hayalimde seyahat etseydim
Ekerdik...inşa ederdik...gecelerde surları...
İçinde sevgi ve umut büyürdü
Acıyı silerdik...
Dünya... yükleri taşır...
Aşkı kucaklar... karanlığı, zulmü ve kahrı
Gerçekten... zorlu bir çağdan...
Bana oğlumdan bahset...
Dünya... duvarların içinde... zorbalık...
Hakkımızı unuttu... rüyalar rüyalar...
Ve zulmeden... bencilliğin gölgesinde
Tüm karanlıklarda...

Muhammed Ali Şiraz

Beste: Anoushiravan Rohani
Yorum: Emel Mathlouthi

Kırlangıç Fırtınası

...

gencecik çocuklar yürüyordu 
patika yoldan
doğru ile yanlışı birbirinden ayıran adımlarla...

yüz çiçek motifli dövme kondurmuştu bileğine genç kızlar
yağmur damlası kadar berrak, okyanus kadar engin yürekli...

filinta güllerin güzündeydi hayat
sonra Karanfil Sokağı’nda 
açtı tomurcuklar...

zorlu ve dolambaçlı yollardan
geçiyordu çocuklar
sızısı yarada iz bırakan...

kelebekler uçuşurken merhem olur ya kavgaya
kırlangıçlar fırtınaya...

turna gülüşlü zarif öpmeler kondurmuştu
eski yar dudağına...

asi ve anılası bir rüzgâr
susunca
dinginlik çökerdi sineye...

lâl dillerin sözünde yeniden canlandı canan
umudu görünce...

Bülent Öntaş, 15.02.2026

Resim: Dee Nickerson, Signs of Spring


25 Şubat 2026 Çarşamba

İnançlı Bir Savaşçının Türküsü

Kendimi hiç akşam olmayacak
Bir gün doğumu için saklıyorum
Kendime kendim olmamayı yasaklıyorum
Yasak artık bana çaresiz kalmak
Yasak bana bocalamak
Olmayanda eriyip gitmek yasak bana

Yasak bana geceysem gündüzmüşüm gibi
Bir gül pembeliğinde kendimi uyumak
Zor bir şeyi umduğumu biliyorum
Yasak bana tükenmişi korumak
Her çeşit umutsuzluk yasak bana
Durmuşum umudumu sürdürüyorum

Bir ağaç altında göğü seyrediyorum
İçimde ne ölüm ne yaşam korkusu var
Korku bütün yasak bana yasak bana bitmişlik
Bütün yol kavşaklarında dönemeçlerde
Kendimi bir namlu gibi dosdoğru çiziyorum.

Afşar Timuçin


22 Şubat 2026 Pazar

Annem ve Kuşlar

Hiç düşünmemişiz annemin
Resmini kuşlarla çekmeyi
Kedileriyle de çekmedik ya
Resimsiz kaldı saksıları, çiçekleri
Annem de erkenden gitti

O yıl çok soğuktu
1946/47 Eskişehir
Savaş bitmiş miydi
Kardeşim olacaktı biliyordum
annem zayıftı dal gibi
ben öksürüyordum
tavuklarımız yoktu.

Anlamam sanıyorlardı
"Et" demişti doktor
"her gün"
Şehrin dışındaydık
Yollar karlıydı

Odaya kapan kuruluydu
Kar yağıyordu eleğin üzerine pencereden
Kuşlar zayıftı açtı
Çok soğuk vardı

O kış her gün çorbayla 
Beyaz etler pişirdi annem
"Bak tavuk yaptım kızıma"
Sertti tuzsuzdu lokmalar yağsızdı
Anneler istemezse yutulmazdı

Yıllarca kuş besledi annem
Ödemek için bir kış ölenleri
Ne ben söyledim tuzağı gördüğümü
Ne o sezdi
Bir oyunu sürdürdük o yıldan konuşurken
"Kardeşim doğmuştu hani"

Hiç düşünmemişiz annemin resmini 
Kuşlara bakarken çekmeyi

Sennur Sezer (1943 - 2015)


İzleyiciler